Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ormanın en yemyeşil, en şarkılı köşesinde, bir küçük tilki yaşarmış. Adı Foxy’ymiş.
Foxy’nin annesiyle babası, kardeşleri ve bütün tilki akrabaları büyük, kuytu bir meşe ağacının kovuğunda yaşarlarmış. Sabahları çiğ taneleriyle yıkanır, öğlenleri papatya tarlalarında yuvarlanır, akşamları da ateş böceklerinin fener ışığında ninni dinlerlermiş.
Foxy ama…
Foxy çok meraklıymış.
O kadar meraklıymış ki, rüzgârın hangi yaprağı önce düşürdüğünü bile öğrenmek istermiş.
Bir sabah, orman henüz uyanırken, Foxy yine burnunu havaya kaldırmış.
“Anneee! Bak, şu tepedeki mor çiçek ne kokuyor öyle?” demiş.
“Gelme oğlum, o çiçekler uzak, yol tehlikeli,” demiş annesi.
Ama Foxy’nin kulakları çoktan başka bir şarkı dinliyormuş.
Adım atmış, bir adım daha…
Sonra bir kelebek görmüş, kanatları gökkuşağından örülmüş.
Peşine düşmüş.
Kelebek uçmuş, Foxy koşmuş.
Derken bir sincapla karşılaşmış, elinde parlak bir meşe palamudu.
“Bu ne kadar güzel!” diye bağırmış Foxy.
Sincap zıplamış, Foxy peşinden atlamış.
Gün batarken Foxy durup etrafına bakmış…
Meşe kovuğu yokmuş.
Annesi, babası, kardeşleri… hiçbiri yokmuş.
Sadece yaprakların hışırtısı ve uzaklardan gelen bir baykuşun “Hu huuuu…” sesi varmış.
Küçük tilki oturmuş bir çınar kökünün dibine.
Kuyruğunu kendine yastık yapmış.
Gözleri dolmuş ama ağlamamış.
Yalnızca fısıldamış:
“Ben sadece merak ettim…
Acaba dünya ne kadar büyük diye merak ettim.”
Tam o sırada, dalların arasından minicik bir ışık süzülmüş.
Bir ateş böceğiymiş gelen.
Sonra bir tane daha…
Bir tane daha…
Ve birdenbire bütün orman ışıkla dolmuş.
Ateş böcekleri Foxy’ye bakıp gülümsemişler gibi parlamışlar.
“Kaybolmadın ki yavrum,” demiş içlerinden en yaşlısı, sesi kadife gibi yumuşak.
“Sadece biraz fazla yol yürüdün.
Ama merak etmek…
O, kaybolmak değil,
asıl bulunacak en güzel şeyi aramaktır.”
O gece Foxy, ateş böceklerinin rehberliğinde eve dönmüş.
Annesi onu görünce önce sarılmış, sonra da kulaklarını hafifçe çekiştirmiş:
“Bir daha izinsiz gidemezsin, anlaştık mı?”
Foxy kuyruğunu sallamış, gözleri hâlâ parlıyormuş:
“Anlaştık anne… ama yarın şu mor çiçeklere uzaktan bakabilir miyiz?
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ormanın en yemyeşil, en şarkılı köşesinde, bir küçük tilki yaşarmış. Adı Foxy’ymiş. Tüyleri kızıl-turuncu, kuyruğuFoxy’nin annesiyle babası, bütün tilki akrabaları büyük, kuytu bir meşe ağacının kovuğunda yaşarlarmış. Sabahları çiğ taneleriyle yıkanır, öğlenleri papatya tarlalarında yuvarlanır, akşamları da ateş böceklerinin fener ışığında ninni dinlerlermiş.
Foxy ama…
Foxy çok meraklıymış.
O kadar meraklıymış ki, rüzgârın hangi yaprağı önce düşürdüğünü bile öğrenmek istermiş.
Bir sabah, orman henüz uyanırken, Foxy yine burnunu havaya kaldırmış.
“Anneee! Bak, şu tepedeki mor çiçek ne kokuyor öyle?” demiş.
“Gelme oğlum, o çiçekler uzak, yol tehlikeli,” demiş annesi.
Ama Foxy’nin kulakları çoktan başka bir şarkı dinliyormuş.
Adım atmış, bir adım daha…
Sonra bir kelebek görmüş, kanatları gökkuşağından örülmüş.
Peşine düşmüş.
Kelebek uçmuş, Foxy koşmuş.
Derken bir sincapla karşılaşmış, elinde parlak bir meşe palamudu.
“Bu ne kadar güzel!” diye bağırmış Foxy.
Sincap zıplamış, Foxy peşinden atlamış.
Gün batarken Foxy durup etrafına bakmış…
Meşe kovuğu yokmuş.
Annesi, babası, kardeşleri… hiçbiri yokmuş.
Sadece yaprakların hışırtısı ve uzaklardan gelen bir baykuşun “Hu huuuu…” sesi varmış.
Küçük tilki oturmuş bir çınar kökünün dibine.
Kuyruğunu kendine yastık yapmış.
Gözleri dolmuş ama ağlamamış.
Yalnızca fısıldamış:
“Ben sadece merak ettim…
Acaba dünya ne kadar büyük diye merak ettim.”
Tam o sırada, dalların arasından minicik bir ışık süzülmüş.
Bir ateş böceğiymiş gelen.
Sonra bir tane daha…
Bir tane daha…
Ve birdenbire bütün orman ışıkla dolmuş.
Ateş böcekleri Foxy’ye bakıp gülümsemişler gibi parlamışlar.
“Kaybolmadın ki yavrum,” demiş içlerinden en yaşlısı, sesi kadife gibi yumuşak.
“Sadece biraz fazla yol yürüdün.
Ama merak etmek…
O, kaybolmak değil,
asıl bulunacak en güzel şeyi aramaktır.”
O gece Foxy, ateş böceklerinin rehberliğinde eve dönmüş.
Annesi onu görünce önce sarılmış, sonra da kulaklarını hafifçe çekiştirmiş:
“Bir daha izinsiz gidemezsin, anlaştık mı?”
Foxy kuyruğunu sallamış, gözleri hâlâ parlıyormuş:
“Anlaştık anne… ama yarın şu mor çiçeklere uzaktan bakabilir miyiz?

